STRATEJİYE DÖNÜŞEN BİR SİYASİ TAKTİĞİN İFLASI -Dipnotlar-(*)
Hatice Yaşar



(Önceki okuma 882 )

Dipnotlar:

(1) Öcalan, örgütüne hitap ederken özellikle en aşağılayıcı kavramları kullanmakta özel bir maharete sahiptir. Yayınlanan konuşmaları veya canlı televizyon yayınlarında, hatta Türk savcılarına verdiği ifadelerde bile önderlik üslubu denilen dilini kullanmaktan kaçınmamıştır. Okuyucuya saygıdan, bu kavramlardan en masum olan bir kaçını örnek olarak vermek isterim; «sersem, manyak, düşkün, hafifmeşrep, ben sizi adam ettim, kocakarı, özel savaş çizgisi, önder taslağı, iki koyunu güdemeyenler, edep düşkünleri, Kürt tipi, alçak, ağlayarak yalvaranlar» vb. Resmi dili Türkçe olan bu hareketin özel bir jargona sahip olduğunu da belirtmek gerekiyor. Bu jargon bilinmediğinde, bu hareketin yazdıklarını ve söylediklerini anlamak pek mümkün değildir. Bu nedenle Öcalan, 30 yıldır birlikde olduğu Cemil Bayık dahil tüm yandaşlarına sık sık «beni anlamıyor, anlayamıyor, anlayamazsınız» türünden ithamlarda bulunmaktadır. Bu jargona ait zorunlu sözlüğün hazırlanmasını bir araştırmacıya bırakıyor, ama yapacağımız alıntıların anlaşılabilmesi için bir kaç kilit kavramı belirtmek istiyorum.

Biz; Abdullah Öcalan
Önderlik–parti-PKK; Abdullah Öcalan ve şehitler

Önderlik tarzı, üslubu dili; Öcalan’ın tarzı, üslubu, dili

Yapı; Örgüt

Kendini yapıya dayatma; Öcalan’ın benimsemediği biçimde davranma,konuşma ve o­nun tarafından yapılan bir ithamı, idamı bile gerektirse kabullenmeme hali.

Kendini önderliğe katma, yoldaşlık gösterme; Katledilmenin dışında pek mümkün olmasa da Öcalan’ı, kendisine sadakat konusunda iknaya çalışma.

Rapor; Bilinen anlamının yanısıra, Öcalan tarafından empoze edilen konularda bireyin kendisini aşağılaması, ailesi başta olmak üzere ana rahminden başlayarak kendisini hiçleştirmesi.

Kendisini partiye teslim, önderliğin militan ruhu içinde erime, Öcalanlaşma, PKK’li olma, önderlik gerçekliğine ulaşma; Bireyin kendisini aşağılaması anlamına gelen bir süreçtir. Ne zaman tamamlanabileceği konusunda Öcalan’ın tek karar mercii olduğu bu süreci, ölenler dışında hiçbir Apocu henüz tamamlayamamıştır.

Platform; Bilinen anlamı dışında, her hangi bir alanda bulunan tüm Apocuların aktif katılımıyla yapılan mahkeme. Tutuklanan kişi; Dozajının Öcalan tarafından ayarlandığı işkenceler sonucu, iddia makamının kabul edeceği biçimde, kendisine empoze edilen tüm töhmet ve aşağılanmaları kabul edip yazdıktan sonra ancak mahkeme-platforma çıkabilen PKK’li. Bu kişi, yüzlerce-binlerce kişinin önünde sözkonusu şahıs kendisini aşağılanma metnini okur. Genellikle bu kadarı yetmez, iddia makamı ve diğer kitle sanığın kendisini daha fazla aşağılamasını isterler. Sanık bunu da kabul eder. Karar konusunda parmaklar genel olarak idam olarak kalkar -duygusal bir ilişki söz konusu ise mutlaka-. Hakimler karara uyar ama, son mercii Öcalan’dır. Söz konusu kişinin burnunun yeterince sürtüldüğüne karar verdiğinde, «yüksek» adaletini kullanarak, «unsuru sürece kazandırma» yöntemlerini hayata geçirir; İdam, partiden atılma, bireysel bilmem ne süreci, emek süreci (parya olarak çalıştırma) vb. Bugünkü Konsey üyelerinin tümünün bu prosedürü defalarca yaşadıklarını hatırlatmak isterim.

Uygulama; Tutuklama.

Taşaltı etme, Paris’e veya Atina’ya gönderme; Örgüt içi infaz
Stratejik önderlik; A. Öcalan

İkinci önderlik tipi; Öcalan’a teslim olmayı kabul etmeyen ve kendi direnişleri sonunda kitleler tarafından tanınan kimseler. Mehmet Şener ve Selim Çürükkaya ile bu süreçten gelen yoldaşları bu biçimde tanınmışlardır. Apoculuk sistemi içinde 2. önderlik tipi töhmeti ile yargılananlar,her hangi tescilli bir Kürt katilinden daha fazla tehlikeli görülmüşlerdir. Öcalan’ın konuşmalarının dökümü olan kitaplara bakıldığında Öcalan’ın en fazla kimlerden rahatsız olduğu görülür.

İlkel milliyetçilik; Son 2 yüzyıldır Kürt halkının kendi kaderini özgürce belirleme hakkını savunan herkes ve her siyasi örgüt.

….kişiliği; Kişilik erozyonuna başlangıç prosedürünün ilk adımı. Amaç söz konusu kişinin kendi kişisel tarihi ile ilgili suçluluk psikolojisine kapılmasını sağlayabilmektir. Sonrası pamuk ipliği gibi çözülür. Apocu terminolojide her cins, jenerasyon, sınıf-katman, milliyet, şehir-köy ve meslek adı kişilik kavramının önüne getirildiğinde başlı başına bir suç iddiası sayılmaktadır. Mesela, iddianame de ‘kadın kişiliği’ geçer ve daha fazla bir izahatta bulunma gereği bile duyulmaz. Bu kavramın içeriğinin doldurulması, kendi kendisini ikna edici bir biçimde aşağılaması gereken sanığa bırakılıyor.


Bunu; son bir buçuk yılda yaşadıklarıma dayanarak söylüyorum. Son 1 yılda, bir gün önce PKK’nin çağrısına uyarak meydanları dolduran yüzlerce aile ile karşılaştım. Bu aynı ailelerin, çocukları bu örgütten kopar kopmaz söylediklerine dayanarak şunu ileri sürüyorum; Binlerce insan bu örgüte, tezlerine inandığı için yardım etmiyor, her biri kendi ulusal kurtuluş talebi ve dağda olduğuna inandığı çocukları-yakınları hatırına bu örgütün yaptıklarının sonuçlarına katlanıyor. Ulusal kurtuluş talebini bilince çıkarma konusunda son derece kararlı olan ve büyük bedeller ödemiş olan bu ailelerden hiçbiri çoçuğunun ayrılık gerekçesine karşı çıkmadı ve Öcalan’ın teslimiyeti konusunda en ufak bir kuşku duymuyorlardı. Çocuklarının geri dönmesi için PKK’nin yaptığı her türlü manipülatif propaganda ve tehditlere rağmen, tüm aileler ulusal kurtuluşçu çocuklarının yanında yer aldılar. Çocuklarının neler yaşadığı ile ilgili hiçbir bilgiye sahip olmayan bir çok aile, daha uzun bir süre manipule edilmeye devam edilecektir. Çünkü Apocu sistemin akıldaneleri, bu günleri gözönüne alarak, bu cehennemin içine giren herkesin aile fertleriyle tüm ilişkilerini yasaklamışlardır. Sömürgeci bir başkentten telefon ve cihazlarla yönetilen ve bölgedeki hiçbir istihbarat örgütünden hiçbir gizlisi saklısı olmayan bu örgüt; kaçırdığı 12-13 yaşındaki çocukların yakınlarıyla ilişkisini yasaklamıştır. Önderlik kastında yer alanların aileleri dışında hiçbir aile, yakınlarının neler yaşadıkları, neler savundukları ile ilgili hiçbir bilgiye sahip değildir. Siyasi arenada yer aldığı günden itibaren şehit edebiyatını esas alan bu tarikat, bizzat kendisinin katlettiği gençlerin ailelerini bile şehit kavramını kullanarak manipüle etmeye devam etmektedir. Remzi Kartal’in oğlu, Apocu sisteme teslim olmamak için intihar etmiştir, ama baba, oğlunun celladının temsilcisi olmaya devam etmektedir. Her türden karanlık ilişkinin sürdürüldüğü tarikatlar dışında hiçbir siyasi örgüt böyle bir yönteme başvurmaz. Türk devletinin katlettiği ve bu nedenle tesadüfen de olsa yakınının akibeti ile ilgili haberdar olan aileler, bir anlamda «şans»lılar. Çünkü, Apocu toplu mezarlarda yatan Kürt gençlerinin sayısı resmi sayıdan pek de az sayılmıyor ve çoğu kez cellatlar bile, katlettiklerinin gerçek isimlerini bilmiyorlar. Bu ulusal kurtuluş sevdalıları, şimdilik Apocu jargon ile söylemek gerekirse «taşaltı edilenler»dir. Bu nedenle, yakınının dağda olduğuna inanan her Kürt aileye çocuğu ile ilişki kurma talebini öne sürmesini önermek gerekiyor. Kayıp yakınları nasıl bir mücadele-örgütlenme içinde iseler, aynı biçimde bu aileler de yakınları ile görüşme talebinde bulunsunlar. Artık İmralı’dan talimatlarla yönetilen bu teşkilatın hiçbir gizlisinin kalmadığını herkes biliyor. Öcalan İmralı’dan telefon ediyor, avukatlarını istediği gibi, istediği yere gönderiyor. Konsey ise, başkanının sözünden çıkmayacağını her fırsatta yineliyor. Konsey üyesi Rıza Altun Paris’te, insan hakları örgütleri ve sivil kurumlarının kendisine yardım etmelerini bekliyor. Öyleyse adres ve aracılar bellidir; Öcalan ve avukatları. Tüm aileler, yakınlarıyla görüşme talebinde bulunmalıdırlar. «Taş altı edilmek» yolunda olan Arif Bazencir’i sadece ve sadece ailesinin baskısı kurtarmıştır. Kürt halkı üzerinde güçlü bir ideolojik ve siyasal hegemonya kurmuş durumda olan PKK, bu hegemonyasını şiddet ile takviye ederek, hem kadro ve taraftarlarını hem de kitleleri terörize ederek sindirmeye devam etmektedir.


(3) Bu yazımızda Konsey’in görüşlerinden yaptığımız alıntılara kaynak olan metinler; Eylül 2000 tarihli «7. Kongre Çizgisini Pratikleştiren Militanlıkla Partileşme Seferberliğini Geliştirelim!» ve 9 Ekim 2000 tarihli «Tüm Parti Örgüt Yönetimlerine, Tüm Parti Militan ve Çalışanlarına» başlıklı, Konsey imzalı yazılardır.

(4) 2000 yılının Ocak ayında gerçekleştirilen PKK 7. Kongresi tamamlandığında Konsey, tüm stratejik dostlarına, Bahçeli de dahil olmak üzere, kendileri açısından hiçbir tehdit teşkil etmedikleri ile ilgili güvence ve bilgi verdi. Tahran, Şam ve Bağdat’a gönderilen raporlara başlanırken, «20 yılı aşkın süredir devam eden dostluğumuz» cümlesine özel yer verildi. İnternette, Nasname ve Rizgari o­nline arşivlerinde bu mektuplar bulunabilir.

<5> Öcalan talimatlarında, «bizim silahlı gücümüz Misak-ı Milli’nin sınır ötesi milis güçleridir. Türk devletinin Sevr korkusunu gidermek gerek» der demez Konsey, Apocuları bu konuda «eğitime» almıştır. Konsey, 2000 yılının Eylül ayı başında yayınladığı «7. Kongre Çizgisini Pratikleştiren Militanlıkla Partileşme Seferliğini Geliştirelim» başlıklı talimatında, İran, Irak, Suriye ve Türk devletlerine karşı mücadelede silahın terkedildiğini, siyasi mücadele verileceğini ilan etmektedir. Ama aynı metinde bir tek alanla, özgür Kürdistan’la ilgili olarak şunlar söylenmektedir; «Bu çerçevede toplantımızda Güney’deki durum değerlendirildi. Bu alanda serhıldanı geliştirmek için çaba harcarken, içinde bulunduğumuz koşullarda hem uluslararası gericilik, hem de Kürdistan’daki işbirlikçilik ve ihanet tarafından dayatılmak istenen tasfiyeciliği kırmak için gerillayı önde ele almak gerektiği sonucuna varıldı… Parti önderliğimiz son görüşme notunda, günümüzde mücadelenin en çok yoğunlaştığı bu sahanın devrimci mücadelenin temel noktası olduğunu…belirtiyor… çok net tespiti bulunuyor. Bizim de bu tespitler çerçevesinde Güney’deki durumu daha özgün ele alma, oyunları bozma, her türlü ilkel milliyetçi, aşiretçi-feodal hakimiyeti parçalayıp…bunun önündeki engelleri…savaşla karşılayarak aşma yönünde bir kararımız ve irademiz vardır… Bu temelde bu alandaki bütün güçlerimizi, Güney’de de halk iktidarını geliştirebilmek …onun önündeki engelleyici …güçleri şiddetle kırmak için çağrımız var. Temel duruşumuz budur ve bunun önemli bir hazırlığını yapmış durumdayız… Önümüzdeki süreci partimizin Güney’de öngördüğü çözümü yaratma süreci olarak ele alıyoruz...»

Okuyucuya hatırlatmak isterim ki, Kerkük ve Xanıqîn hala Saddam’ın zulmü altında inlemeye devam ediyor. Bu iki şehri Kürtlerden arındırma projesi gereği her gün o­nlarca Kürt ailesi bu şehirleri terke zorlanıyor. Konsey, Güney derken işgal altındaki Kurdistan’dan bahsetmeyi düşünmüyor bile. Binlerce Kürt gencine özgür Kürdistan’ı yeniden işgal emri veriliyor. o­nlar da malesef emre itaat ettiler. 15 Eylül’de, bir kaç saat önce birlikte çay içtikleri peşmergeleri, Eliye Reş’de yemek başında katlettiler. 9 Ekim’de, bu katliam ile başlattıkları süreci «Tüm Parti Örgüt ve Yönetimlerine, Tüm Parti Militan ve Çalışanlarına» başlıklı talimatlarında şöyle anlatıyorlar; «Güney Kürdistan’da YNK’ye karşı başlatılan bu mücadelenin, her alanda sürmekte olan kitle mücadelesiyle birlikte, böyle yeniden bir çıkış, yeni bir stratejik hamlenin başlangıcı olma özelliği vardır. Bu çıkış, mücadelemizin genel gelişim ve büyüklüğüne uygun olarak, bu kez Hilvan-Siverek deneyiminden farklı olarak oldukça başarılı bir askeri eylemlilik, yine 15 Ağustos çıkışından farklı olarak oldukça kapsamlı ve binlerce savaşçı gücün çok geniş bir alanda gerilla tarzıyla savaşması biçiminde çok büyük bir savaş çıkışıyla gerçekleşmistir. Artık pratik başlamıştır. Kitle eylemliliği ve örgütlenmesi, silahlı mücadele ve askeri örgütlenme süreci başlamıştır.»
Özgür Kürdistan’da sömürgeci devletlerin gönüllü taşeronluğunu yaptıkları aynı günlerde, tüm Apocu medya ve kurumlarının «barış» havarisine dönüştüklerini ve her türden dezinformasyona başvurarak, kitleleri özgür Kürdistan’a karşı siyasi duruşa davet ettikleri hafızalarda tazeliğini koruyor olmalıdır. Çünkü aynı dili ve «barış» çağrılarını yine gündemin başına yerleştirmiş durumdadırlar.

(6) Öcalan’ın örgütü, bir yığın konuda olduğu gibi ulusal kurtuluşçuları itirafçı hatta tetikçi olarak düşmanın kucağına itmekte de büyük olasılıkla dünyada rekor sahibidir. Halkının özgürlük savaşına katılmak için bu teşkilata katılanlar, ilk günden başlamak üzere kışilik erozyonu operasyonuna tabii tutulmakta, aşağılanmayı kabullenmeye zorlanmaktadırlar. Özgürlük mevhumunun içini biraz da olsa doldurabilenler ise, Selim Çürükkaya’nın deyimi ile ya intihara ya da «ihanete» zorlanmaktadırlar. Daha ilk günden Suriye, İran ve Irak istihbaratlarını arkasına almış olan ve «davadan döneni vurun» ilkesini esas alan bir teşkilata bulaşanlara başka bir çıkar yol bırakılmamıştır. Apo’ya özgürlük şiarının havarilerinin, özgür Kürdistan’da, Tahran’ın desteği ile kurduğu zındanların yaşam koşullarını dileriz ki bu zındanları yakından tanıyanlar bizzat kendileri bir gün yazarlar. 24 saat boyunca elleri zincirli, ziyaret bir yana, herhangi biriyle konuşmanın yasaklandığı, her türden psikolojik aşağılama ve kaba işkencenin serbest olduğu bu tutukluluk koşulları, hayal kırıklığına uğrayan her gencin Türk zındanlarına rahmet okumasının asli nedeni olarak algılanmalıdır. 7. Kongre tartışmalarında bizzat Konsey üyeleri, teslim olanların, katılanların yarısından fazla olduğunu vurguluyorlar. Bu durum Apocu sistemin amaçladığı hedefler içinde görülmelidir. Kürt halkının tüm devrimci dinamiklerine savaş açan bu sistem tek tek bireylerin de değer yargılarının imhasını amaçlamaktadır. Yıllarca dağlarda, zindanlarda özgürlük için mücadele veren birisinin sonunda itirafçı olarak yaşamak zorunda bırakılmasının nasıl bir ruhi çöküntüye neden olabileceğini ve bu insanın daha sonraki yaşamını ne kadar başı dik idame ettirebileceğini anlayabilmek için psikolog olmaya gerek yoktur. Öcalan bu amacını açıkça itiraf etmekten de kaçınmamıştır. «Böylesi tiplerin bir tek hakkı vardır, o da TC’ye gitmektir. Bunları TC’ye kaçırtacağız. Mücadelemizin daha önceki dönemlerinde de bu konumda olanları kaçırttık.» (Önderlik Gerçeği ve PKK Deneyimi II, Weşanên Serxwebûn Yayınları, Köln, 1992, s. 339)

(7) 1983’ten itibaren PKK içinde siyasi görüşlerinden dolayı kendisini baskı altında hisseden herkes ile gücümüz oranında yanyana olduk. Bu birliktelik-dayanışma, sosyalist demokrasinin merkezinde olması gereken siyasi toleransın bir gereği ve vecibesidir. Ayrılanların hepsinin PKK ile ilgili şu veya bu biçimde eleştirileri olmuştur. Ama genellikle bu eleştiriler, bir gün öncesinin tanrısı Öcalan’ı şeytana dönüştürmeyle sınırlanmıştır. Yani, her iki durumda da Öcalan’a olağanüstü vasıflar yüklenmiş, etrafında olanları, hatta eleştiri sahipleri bizzat kendi kendilerini bile sıradan nesnelere çevirmişlerdir. Sadece Selim Çürükkaya bu sistemin oluşmasında kendi payını da sorgulamaya başlamıştır. Bu anlamda kendisini sürece aktif olarak katılan biri olarak görmesi ve yargılaması, bu hareket tarihi açısından bilebildiğim kadarıyla bir ilki oluşturmaktadır.

(8) Öcalan, PKK’yi kendisiyle özdeşleştirirken sadece her türden aşağılanmayı kabul ederek yanında kalan ünlü isimleri hiçleştirmekle yetinmemektedir. Sömürgeciler tarafindan katledilenler ve ilk grupta yer alanlar da bu karalamalardan nasiplerini her fırsatta almışlardır. Örneğin, ilk grupta kendisinin nasıl görüldüğünü vurgularken; «Başlangıçta bir iki doğru genelleme söylediğımizde hemen anlaşılırdı... İlk grubumuzu oluşturanlardan…Haki Karer ile Kemal Pir yoldaşlara ilk yaklaşımı hatırlıyorum. Bir iki felsefi şey söylüyordum, biraz değerlendirme yapıyordum, bunların ne kadar doğru olduğunu da bilmiyordum. Ama o­nlar buna ileri bir bakış ve kavrayış düzeyi ile yaklaşıyorlardı. Ben söylediklerimden ayrılsam da o­nlar ayrılmıyorlardı» diyen Öcalan, iltifatın dozunu fazla bularak devam etmektedir; «Daha ilk kuruluş toplantımızda ve o­ndan önceki toplantılarda bir grup arkadaşı sürekli uyarıyor, dikkatli olmalarını, attığımız adımların basit adımlar olmadığını, bir çok gelişmeyi bünyesinde barındırdığını, karşımıza büyük tehlikelerin çıkacağını ve bu yüzden yaman savaşçılar olmaları gerektiğini belirtiyorduk. Ama çoğunlukla halen oralı olmama ve duyarsızlık durumu yaşandı. Böyle davrananlar sonunda hem kendileri zarar gördüler, hemde çevrelerine zarar verdiler … Daha bu dönemde bile içimizde rahatsız olanlar vardı…Kuruluş ilanından sonra o­nların yaşadığı gafleti yaşasaydık, dışarıya açılmak ve partiyi yeniden inşa etmek bir yana, daha ilk saldırı anında tutuklanırdık. Daha sonraları, 1980’lerin başıdaki hazırlık yıllarını o­nların yaşadıkları gibi yaşasaydık, bu günkü silahlı direnişi ortaya çıkarmak bir yana, karnımızı bile doyuramazdık.» (Önderlik Gerçeği ve PKK Deneyimi II, s. 97, 253, 263)

(9) PKK, Kürdistan Devriminin Yolu-Manifesto, s. 225-6

(10) Apoculuk ile arasına mesafe koyan ama bu mesafeyi koyarken tüm tezleri ve kurumları ile oluşmuş PKK isimli bir siyasi örgütün Öcalan tarafindan bilmem hangi yıldan sonra tasfiye edildiğine yürekten inanan arkadaslar var. Her doğa ve toplum olayında iç dinamiklerin belirleyiciliğini esas aldığımızdan, Apoculuğa dönüşme eğilimini içinde taşımayan bir PKK’nin varolduğunu anlamamız zor. Bağımsız ve sosyalist bir Kürdistan’ın yaratılması mücadelesinde, PKK adında siyasi bir hareketin varlığına inanarak o­nlarca yıl dağlarda, zındanlarda en kötü koşullarda direnen bu arkadaşların hepsine tek tek hakları olan saygıyı duymak gerekiyor. Bu arkadaşlarla tartışmalarımız devam edecek. Ama, elimizdeki veriler, bizzat yaşayarak tanık olduklarımız malesef bu teşkilat ile ilgili daha farklı bir resmin ortaya çıkmasına neden oluyor. Burada bir anektodu aktarmak isterim. Kaynak Semir’dir (Çetin Güngör). 1979 öncesi Öcalan, henüz Suriye’ye sığınmamışken, PKK’de tutuklanmalar yaşanır. Henüz daha yolun başında olan Öcalan, kendisini tehdit altında hisseder ve hemen grubunu toplar; «devlet beni imha etmek istiyor. Oysa benim yaşamam gerekiyor. Öyleyse ben yakalanırsam konuşacağım.» der ve bu konuyu teşkilatına kabul ettirir. Bir aylık bir zından riskinde bile teşkilatına yukarıdaki tavrı kabul ettiren Öcalan’ın 15 Şubat sonrası duruşu niye garip karşılansın ki. Adam bu konuda hiç yalan söylememiş ve yanında o­nun kerametlerine gözü kapalı inanan müritlerini hep hazır bulundurmuş. Devrimci mücadelenin hiçbir alanında denenmemiş olan Öcalan gibi birinin, herhangi sıradan bir siyasi teşkilatta sekreter tayin edildiği, planetimiz üzerinde nerede görülmüştür. Aynı şahıs bu garanti ile de yetinmiyor ve arkadaşları ateş hattındayken, kimseye haber vermeden bir sömürgeci başkente taşınıyor. Yukarıdaki belirlemeleri ve kaçış biçimini, illegal bir örgütün sıradan bir neferi, pratiğe geçirmek bir yana, düşünse dahi, dünyanın neresinde olursa olsun o­n,a o teşkilatın kapısı gösterilirdi. Oysa Öcalan, PKK örgütünün sekreteri olmaya ve her alandan rapor toplamaya , teşkilatta en üstte yer alarak kadroları ihtiyaç duyduğu alanlara tayin etmeye devam etti. Kendisi her türden siyasi pratiğin dışında olduğundan, alanlarda mücadele edenlerin günlük sıradan çelişmelerinden bile haberdar edildi ve o da bu çelişmelerden sonuna kadar yararlandı. Sevgili Semir bile uzunca bir müddet olumsuzlukların müsebbihi olarak başkalarını görerek, kendi katili Öcalan’dan «başkan» diye bahsetti. Kendi otoritesini egemen kılmak isteyen tüm insanların ortak özelliği, birlikte çalışan insanları birbirlerine düşman etmek çabasıdır. Öcalan’ın o­n binlerce sayfa halinde basılan ve tek siyasi tez üretme çabası olarak değerlendirilmesi gereken talimat ve çözümlemelerinden sadece bir tanesi gözden geçirilirse, bu konuda ne kadar mahir olduğu görülecektir. Teşkilatı içinde birbirine saygı duyan, birbirine yoldaşca bağlı olan 2 kişiyi bile bırakmamayı amaçladığı görülecektir.


(11) 1980 yazında Öcalan kendisini her zamanki gibi yine tehdit altında hissediyor ve kendi arkadaşlarına güvenmediği için genellikle Şam’da, bizimle birlikte kalıyordu. Zaman zaman birlikte yerel siyasi gruplar ile karşılaşıyorduk. İlk görüşmemizde kendisini «ben Apocu Ali» diye tanıttığında şasırıp, dışarı çıktığımızda, «ülkedeki arkadaşların bu tanımı hakaret telakki ediyorlar» dediğimde; «bizim örgütün ajanlarla dolu olduğunu bilmiyormusun ?» cevabını alıyordum. 3 aya yakın birlikte kaldık. Temel tezlerinde değişiklik de dahil her türden angajmana PKK adına tek başına imza atmakta tereddüt ettiğine veya bu konuda 2 saat ötede, Beyrut’ta bulunan Cemil Bayık’a başvurduğuna hiç kimse tanık olmadı. İmralı’daki Öcalan ile 80 Şam’ındaki Öcalan aynı Apocu idi.


(12)PKK’nin siyasi bir örgüt olarak Kürdistan siyasi arenasında yer alması için mücadele edenlerin tasfiye sürecinin başlangıcı olarak sayılması gereken 2. Kongre (1982) ile 3 Kongre (1986) arasında fiziki olarak tasfiye edilenlerden bazıları; Çetin Güngör, Resul Altınok, Saime Aşkın, Suphi Karakuş, Enver Ata, Zülfü Gök ve (Apo’culuğa yeniden dönüş yapan Hamili Yıldırım’ın eşi) Ayten Yıldırım’dır. Ayrıca, Mahzun Korkmaz ve Mustafa Yöndem’in de «iç komplo nedeniyle katledildikleri»ni Öcalan’ın kendisi söyler.
Hain ilan edilenlerden bazıları ise: Cemile Kaytan-Merkit, Baki Karer, İbrahim Aydın ve Metin Gürgöze’dir.
3. Kongre’de tasfiye edilenler de; Abdullah Ekinci (Bekaa’da intihar etti), Ali Haydar Kaytan, Selahattin Çelik, Duran Kalkan, Dilaver Yıldırım (daha sonra Türk devletine teslim olmak zorunda bırakıldı), Cemil Bayık (tecrit edildiği için Kongre alanına bile alınmadı) ve Kesire Yıldırım’dır (aşağılandı ve tekrar tayin edildi).

(13) Abdullah Öcalan; Önderlik Gerçeği ve PKK Deneyimi; Weşanen Serxwebun, Eylül 1992, Köln, s. 76, 176, 177, 346, 47, 48, 52, 53, 61, 72. Bu kadar kısa bir alıntı için neden bu kadar sayfaya gönderme yapıldığı merak edilebilir. Tüm siyasi yaşamı boyunca başlıca silahı demagojiyi iyi işleten Öcalan, beyinlerini esir aldığı insanlara günlerce hitap ederken, cümlesinin başı ile sonu arasına bir kaç sayfa sığdırabilmektedir. Ama bunda asıl amaç, istediği kilit kavramları ve görüşleri bir çok fuzuli tekrar ile iyice uyuşturduğu beyinlere yerleştirmektir. Tüm tarikatlarda olduğu gibi Öcalan’ın sistemini parçalayabilecek tek güç de, hala zihinsel faaliyette bulunmaya muktedir beyinlerdir. Bu nedenle, Bekaa’da kurduğu okulunda yeni kadroları saatlerce, kıpırdamadan ayakta tutarak beyin yıkama sürecine tabii tutmuştur. Böylece Öcalan, kişilik erozyonu ile başladığı devşirme sürecini, nerede olursa olsun bu teşkilatın bireylerini talimat ve çözümlemeleri ile zihinsel bombardımana tutarak devam ettirmiştir. 1980 sonrası neo-liberalizmin kendi emniyet subabı olarak toplumsal arenada arkaladığı ve mantar gibi çoğalan tarikatlardan (sect) kaçanların belli bir rehabilite sürecinden sonra yazdıkları anılarına göz atmak, Apocu sisteme yaklaşımda yararlı olacaktır. Benim izleyebildigim kadarıyla, bu tür kitaplardan bir tanesi Türkçeye «Kutsal Fahişeler» adıyla tercüme edilmiştir.


(14) Okuyucu, sakın ola ki Öcalan’ın son cümlesini ciddiye alıp «özeleştiri» verdiğini söylediği insanlardan elini çektiğini sanmamalıdır. Her toplantı, vazifelendirme veya Kongre öncesi, aynı şahıslardan «önderlik olmadan bir hiç oldukları» içerikli raporlarını tekrar tekrar istemiş ve her raporun, mutlaka bir öncekinden daha fazla kendini aşağılayıcı olması şartı esas alınmıştır. 1994 yılında gerçekleştirilen PKK 5. Kongresi öncesi Öcalan’a, eğer o ikna olursa Kongre’ye sunulacak olan kendini «hiçleştirme» belgesinde A. Haydar Kaytan, «Başkan Apo Eylül 1994 talimatlarında ‘kimin türemesisiniz, nerede büyüdünüz, kimler hangi temelde sizi büyüttü, hangi terbiyeyi aldınız diye soruyor…Bana vatan kavramını kavratan, ulusal kimliğimi gösteren başkandır. Gözlerimi Başkan’la insanlığa açtım. Bu benim için yeniden doğuştu. Bu nedenle doğum tarihimin 1972 olduğunu tekrarlamaktan hep gurur duydum» sözlerini tatmin edici bulmamış olacak ki devam ediyor; «Üçüncü Kongre tam bir çözüm kongresiydi. Parti Önderliğinin anlamlı sözleriyle bu zirvede çözümlenen bir an değil, tarih, kişi değil, toplumdu. Çözümlenen tarih ve toplum içinde, kişinin kendi gerçekliğini değerlendirmeye yanaşmaması, aydınlıktan korkan kör bir yarasa gibi gözlerini gerçeklere kapatması demekti. O güne kadar tanık olduğum en kapsamlı eleştirilerle bu platformda karşılaştım. Bu platformda hiçbir zaman PKK’li olmadığım, kendimi doğal PKK’li gördüğüm, ancak özünde PKK gerçekliği ile bütünleşmediğim söylendiğinde derin sarsıntı geçirdim. Yıllarca yanında barındığı aileyi kendi ailesi olarak bilmiş birinin yirmi yaşına geldiğinde kendisinin aslında cami avlusuna terkedilmiş bir bebekken bulunup evlatlık edinildiğini ve ana-babasının belli olmadığını öğrenince yaşadığı ruh haline benzer bir ruh hali yaşadım. Yine bunun gerçeğin kendisi olduğunu gördüm ve kabul etmek zorunda kaldım.. Böylelikle en azından hayaller aleminden gerçekler dünyasına ayak bastım. Kongre’de kendi gerçekliğimi açmaya çalıştım. Bana göre eskinin yaşam tarzı ve alışkanlıklarından kopmamış kişiliğimi yıkıyordum. Ama yıkılanın enkazı hala orta yerde duruyordu. Kişiliği yeniden inşa etmem, bu enkazın ve moloz yığınının süpürülüp atılmasına bağlıydı. Bu enkazı temizleyecek ve PKK gerçekliği ile bütünleşecektim. Bununla birlikte, Kongrede putların yıkıldığını görmek ve devrimci adaletin hükmünü görkemli bir tarzda icra ettiğine tanık olmak gerçekten coşku vericiydi. Artık PKK gerçekliğiyle çelişmekten ve PKK içinde bir ayrık otu gibi durmaktan kurtulacak, parti dışı anlayışlara karşı uzlaşmaz davranacaktım. Ancak bu kararın pratik bir olgu haline getirilmesi gerekirdi. Bu da başarının anahtarı olan önderliğin tarzı ve temposunun yakalanmasına bağlıydıydı…Benzetme uygunsa ben koma halinden çıkıp nekahat devresini yaşayan biriydim. Sağlığımı kazanmak istiyorsam, esas olarak doktor gözetiminde özel tedavi uygulanmalıydı. İlaçlarımı düzenli almalı, doktorun öngördüğü ve yapılmasını istediği herşeyi harfiyen yerine getirmeliydim…Doktorum partiydi, önderlik çizgisiydi…..Onunla ayıplarımı, düzenin kiri ve pasıyla kirletilmiş kişiliğimi gördüm...kendi gerçekliğimi daha derinden sorgulamaya başladım. Utancım buna zorladı…kendi gerçekliğimi daha yakından tanıdıkça ne kadar ayıplı bir konumda bulunduğumu farkettim. Ve bundan duyduğum utanç daha da arttı. Bu utanç beni partileşememiş kişiliğimle daha yoğun bir savaşıma yöneltti. Yirmi iki (22) yıllık oldukça uzun, sancılı ve olumsuzluklarla yüklü bir pratiğin ardından bile olsa, PKK gerçekliğine yeniden yakınlaşmayı, giderek o­nunla bütünleşmeyi ve o­nun içinde erimeyi esas aldım» Kongre Belgeleri –5, PKK 5. Kongresi’ne Sunulan Özeleştiri Raporları, s. 51-86
Cuma, Abbas, Fuat, Hüseyin Ali, Ebubekir, Cemal, Mahir, Nasır, Rıza, Serhat, Ferhan, Ekrem, Dr Süleyman, Sara (Sakine Cansız) büyük çoğunluğu bu hareketin kurucuları olan ve Apo’nun teşkilatı idaresinde ilk ekibi oluşturan bu isimlerin tümü, adı geçen kitapta çocukluklarından itibaren ve özellikle siyasi yaşamlarında bir tek olumlu pratiğin sahibi olmamaya özen göstererek raporlarını hazırlamışlardır. Bu yazılar önce Öcalan’a, ardından delegeleri, divani, gündemi ve alınacak kararları önceden belirlenmiş «Kongre»ye sunulmuştur. Son aşama olarak da «önderliğin yüce adaletine» kendilerini «teslim» etmişlerdir. Hepsi de, sundukları bu kendini asağılama metinlerini, «bundan sonraki pratiğimde 5. Kongremizin ruhuyla o­nun kararlarının taşıyıcısı, uygulayıcısının militanlığıyla yürüyeceğime her türlü iç ve dış düşmana karşı çizgiyi koruyacağıma …dair başta parti önderliği olmak üzere partiye, şehitlerimize, tüm savaşan ve direnen yoldaşlara ve halkımıza …söz veriyorum» ile bitirmektedir. Kıscası, Öcalan işini sağlama almaktan asla vazgeçmiyor ve memurlarından, işe almadan önce kayıtsız şartsız itaat vaadeden imzalı belgeler alıyordu.


(15) Orta-Doğu’da yaşamamamış olanların az da olsa tasavvur edebilmeleri için, Öcalan ve muarızlarının nasıl eşitsiz koşullarda karşı karşıya geldiklerine biraz değinmek istiyorum. Apocu hareket Şam, Bağdat ve Tahran ilişkilerini, bu ülkelerin istihbarat örgütleri üzerinden yürütmektedir. Bu ülkelerdeki muhalif güçler dahil hiçbir devrimci insan ile bile ilişkileri yoktur. Buna bir de, kendilerinden başka hiçbir yurtseverin olmadığı-olamayacağı ile ilgili PKK’li olma kollektif hafızasının neden olduğu güvensizliği ilave etmek gerekir. Hiçbir sivil ve demokratik kurumun esamesinin okunmadığı bu ülkelerde istihbarat örgütleri tek hakimdir. Dolayısıyla Öcalan’ın o­nayı olmadan bir PKK’linin bu ülkelerde saklanması bir yana, dolaşması bile mümkün değildir. Ya Mehmet Şener gibi katledilirler ya da Türk elçiliğine teslim olurlar. Her ikisi de Öcalan’ın Kürt ulusal kurtuluşçularına layık gördüğü aynı yola çıkan çözümdür. Selim Çürükkaya’nın kitabına göz gezdirilirse, yıllarca zindanlarda Türk devletine teslim olmayanların neden Şam’da Türk elçiliğine «sığınmak» zorunda kaldıkları anlaşılır.


(16) Baştan beri Osmanlı devşirme sistemi ve Kemalist ordu disiplinine her fırsatta vurgu yapan Öcalan, Şam’a yerleşir yerleşmez, bu hayranlığını Kürt gençleri üzerinde pratiğe geçirme fırsatını yaratma arayışına yönelmiştir. Öcalan’ın «Akademi» adını koyduğu bu kampları M.Selim Çürükkaya, kitabının 321-322. sayfalarında şöyle tanımlıyor. (Bu kamplarda) «bir ders devresi yaklaşık olarak üç ay sürüyordu. Bu üç ayın iki buçuk ayında ya ders komisyonları Apo’yu ve Apo’nun yaptıklarını anlatıyorlardı, ya da Apo kendi kendisini anlatıyordu… Askeri eğitim taliydi, öğrencilerin Apo’yu tanıması ve o­na tapması asıl amaçtı.»
Şimdi kendilerinin yayınladıkları her hangi bir kitaptan bir devrenin ders başlıklarına bakalım; «Örgütlenme ve önderliğe doğru yaklaşım», «PKK’nin 10.uncu yılında önderlik gerçeği ve görevlerimiz», «Kürdistan devriminde önemli bir gelişmenin arifesinde bir kez daha önderlik sorumluluğu ve emredici görevler üzerine», «Büyük…Önderlik çizgisinde yürüme sorunları», «Her alanda parti öncülüğüne ulaşalım», «PKK önderlik gerçeği..», «PKK’de önderlik sorunu» vs. Herbiri yüzlerce sayfalık kitaplara dönüşen Öcalan’ın bu derslerinin sürekli bir biçimde yeniden okunmaya devam edilmesi de zorunludur.
Bu beyin yıkama süreci öncesinde, elbetteki bir sahne de hazırlanır. İlk sahne, 4 taraftan kuşatılmış bir alanda insanları Türk ordusuna layık bir disiplin içinde toplamaktır. Ardından, (Kürt halkı) «zaten yeryüzünde kimsenin pek ciddiye almadığı bir halktır, bu halkla zaten alay edildiği kadar edilmiştir. Bu halk zaten en rezil ve utanç verici bir yaşantı sürdürüyor» (s. 16), «Kürtler ‘en çok haini bulunan halk’ olarak tanımlanmaktadır. Bu bilimsel bir saptamadır. Biz buna kendisini en çok düşüren halk adını verebiliriz» (abç, s. 248) türü nutuklar atılır. Halk böylesine binlerce aşağılayıcı kavram ile tarif edildikten sonra sıra bu halkın sadece ihanet demek olan ulusal kurtuluş mücadelesine gelir. Ulusal hafızası silinen bireyin kişisel hafızası hedef teşkil eder; «geldiğiniz zeminin ve yaşadığınız dönemlerin dayanılamaz ve kaldrılamaz kirliliği, yanlışlıkları ve sahtelikleri» (s. 117), «uygulaması açık olmasına rağmen, sizi bazı görevlere gönderip gönderemeyeceğim, başarıp başaramayacağınız, bir toplantıyı bile doğru dürüst değerlendirip değerlendiremeyeceğiniz bir soru işareti olarak duruyor. Kendinize egemen değilsiniz» (s. 283) türünden aşağılamalarla insanlar ulusal ve kişisel hafızalarına yabancılaştırıldıktan sonra, iç komplo ve ihanetlerden oluşan PKK, daha doğrusu Apoculuk tarihi empoze edilir. Bu tarihte, Öcalan dışında herkes objektif ajanlıktan yargılanmıştır. Bazılarına «belki düzelirler» diye bir şans tanınmıştır, ama, «Bütün sınıf dışı etkiler ve hatta düşman etkileri, PKK içinde ve dışında savaşmını komuta ve militan kadro düzeyde yoğunlaştırmaktadır.» (s. 224)
Aynı süreçte PKK içinde kalan «ünlü» isimlerin, her seferinde dozunu arttırarak Öcalan’a sundukları kendilerini aşağılama metinleri de herkese okutulur. o­nlarca kez objektif ajan olduklarını kendi el yazmaları ile itiraf etmiş olanlar bir kez daha, Öcalan tarafından PKK’nin en zayıf yanı diye nitelenen yönetimine tayin edilirler. Böylesi uygulamalardan sonra, paranoyak bir ortamda insanların birbirlerine güvenmesi ve karşılıklı saygıdan bahsetmek mümkün mü ?
Yazının bu bölümünden itibaren sözkonusu teşkilattan, kendilerine taktıkları ismi kullanarak Apocular diye bahsedeceğim. Bunu, gerek Türk, gerekse Apocu işkencehanelerde, Kürt halkının kurtuluş mücadelesinde PKK adını taşıyan bir örgütün varolduğuna inanarak direnen binlerce Kürt gencinin anısına saygı gereği yapacağım.


(17) Süreyya Özbey (Harun) , harekete katıldığı andan itibaren Öcalan’ın en güvenilir adamlarından biri olmuş ve hem Avrupa’da, hem de özellikle birinci derecede sorumlu olarak gönderildiği Doğu ve Güney Kürdistan’da gerilla gruplarının ehilleştirilmesinde özel bir rol oynamıştır. 1987-88 arası Osman Öcalan ve Ebu Bekir ile birlikte oluşturdukları komite, Öcalan ve Apo’cu hareket arasında yer alan en üst merciidir. Bu bir yıl boyunca yaptığı icraatları, günce-rapor biçiminde yazıya dökmüştür ve 1988’de de yayınlanmıştır. İnsanların nasıl itirafçılık, hatta intihara itildiklerini soğukkanlı bir biçimde anlatan bu ibret verici kitap okunmalı ve yazarı mutlaka tanınmalıdır. Abdi İpekçi süikastı ve Papa’ya süikast girişimi sırasında Ağca’nın yanında bulunan Cahit Özbey’in yeğeni olan bu şahıs, kendisine ait belirlemelere bakılırsa 1975-78 arası aktif MHP militanıdır. 80 sonrası Apocu hareket ile ilişkiye geçtikten hemen sonra, Avrupa örgütlenmesinin en üstünde, özel olarak Öcalan’a bağlı çalışmış, «özel ve gizli talimatlara» bağlı olarak hareket etmiştir. 1986-87 arası Şam ve Lübnan’da Öcalan ile yakın temasta olmuş, evinde kalmış ve Lübnan’da bulunan kampın tek sorumlusu olarak atanmıştır. Dağlarda bulunan ve hala PKK isminde siyasi bir hareketin varlığına inanan gerillaların tasfiyesi sürecinde nasıl etkin olduğu ve hangi yöntemleri kullandığı ise kitabında yer almaktadır. Cinsiyet farkı gözetmeksizin, Apoculuğa direnmesi mümkün her gerillaya tipik bir nazi savcısı soğukkanlılığı ile yaklaşmış ve genellikle de istediğini elde etmiştir. 98’de, Öcalan’ın tüm tetikçilerinin akıbetine uğramış, şüpheli bir biçimde ortadan kaldırılmıştır.

(18) Kürdistan’ın en canlı dinamiklerine hitap eden taleplerle yola çıkan bu harekete kadınlar da çok çabuk olumlu cevap verdiler. Her türden sömürünün mahkum edileceği özgür bir Kürdistan, en fazla kadınlara hitap ediyordu. İnsan türünün tanıdığı ilk sömürü biçimi olan cinsel ayrımcılık kurbanları kadınlar, bu günlerini vaad edilen aydınlık yarınlara feda etmekten bir an bile tereddüt etmediler ve bu hareketin saflarında, hiçbir alanda erkeklerden aşağı kalmadılar. Nitekim 78-80 sürecinde bu hareketin saflarında yer alan ve her türden zorluğa göğüs geren militan kadın sayısı, diğer tüm siyasi hareketlerinkinden fazladır. Cunta işkencehane-zındanlarında da aynı kararlılıkla devam ettiler. Gönül Atay, Fatma Çelik, Aysel Çürükkaya ve Sakine Cansız’ın erkek yoldaşlarıyla omuz-omuza, 59 gün süren açlık grevinde gösterdikleri kararlılık, insanlık o­nurunun işkenceleri yenmeye muktedir olduğunun bir örneği olarak halkımızın ve özel olarak da Kürt kadınının direniş tarihinde yerini almıştır.

Patriarkal sistemde siyaset erkeklere mahsus alanların başında gelir, kadınlara yasaktır. Kadınlar bu alana, ancak erkekler yedek güç olarak ihtiyaç duyduklarında girebilirler. Ama aynen hacca gitmesi gereken bir kadının kabul etmek zorunda kaldığı şartlara uymak koşuluyla. Yani, kadın kimliklerini bir yana bırakacaklardır. İkinci şart ise, kavrama yeteneği ne olursa olsun mutlaka bir erkeğin himayesinde olacaklardır. Tabi asla kadın, yani «eksik etek» olduklarını unutmamalı, hiçbir konuda kendilerine çizilmiş sınırları zorlamamalı ve siyasi proje üretmeye de muktedir olduklarını göstermemelidirler. Bu şartlardan birini ihlal ettiklerinde, bir gün önceki yoldaşlarınca en hafif deyimiyle «yosma» ilan edilecekleri, kadınların siyasi arena da kendileri olarak yer almaya başladıkları son 200 yıllık insanlık tarihinde binlerce örnekle sabittir. Cinsiyetçiliğin binlerce yıllık kadın düşmanı zengin bir kelime haznesi vardır ve bu kelimelerden her biri, her kadın için adının yanına ilave edilmeye hazır potansiyel bir sıfatı teşkil etmektedir. Günlük yaşamda kadını sürekli bir baskı altında tutma aracı olan bu kavramlar, siyasete, özellikle de devrimci siyasete karar veren bir kadın için, her an karşılamaya hazır olması gereken gerçek bir tehdittir. Binlerce yıldan bu yana kollektif hafızamıza işlendiğinden, bu tehdit bizzat kadınlar tarafından içselleştiriltirilmiştir ve devrimci kadınlar da dahil tüm kadınların aşil topuğudur. Hele bu kavramların, bir gün öncesinin erkek yoldaşlarınca dile getirilebilirliği ihtimal dahilinde ise, kadınlarda direnme imkansıza yakındır.
Katılan her bireyin, sosyalist, bağımsız Kürdistan kavramına yüklediğı anlamla idealize ettiği PKK’de, bu hareketin kurucusu olanların, «önderlik alanı» tabir edilen kamplarda nelere maruz bırakıldığına ve nasıl kişilik imhasına uğradıklarına değindik. Zından direnişçilerinin, bu Apocu cende altında 10 yılı aşkın direniş tarihini inkar metnine imza atmak zorunda bırakıldığı bir sistemde PKK’li militan kadınlara ne oldu ? Bugün hala dağlarda silah elde bekletilen kadınlara erkek yoldaşlarınca hangi gözle bakılıyor ve bizzat kendileri kadınlık durumunu nasıl görüyor ve yaşıyorlar ?
Önce, Öcalan’ın her fırsatta tekrarladığı «çözümlemeler»inde sık sık vurgulanan, «devlet yaşamımızı yozlaştırmak için çok sayıda kadın gönderiyor» belirlemesini hatırlatmak isterim. Bu belirleme, bu harekete katılan her kadının potansiyel bir obje olduğunun ilanıdır. İkincisi, süresi belli olmayan ve iki cinsin birbirine yaklaşımını, duygusal bir sevgi dahil kesinlikle yasaklayan bir sistemin söz konusu olduğunu unutmayalım. Ayrıca söz konusu bu insanlar, sömürü sisteminin yargılanmasında vasat insanlara oranla daha geniş bir algılama antenine sahip olan seçkinlerdir. Bu insanlar, her an katledilecekleri ihtimalini bilerek, karşı cins ile ufacık sığınaklarda ve sıcak çatışmalarda omuz-omuza yaşıyorlar. Böylesi koşullarda insanlar bir yana, hayvanların bile ortak içgüdü taleplerine saygılı davranacağından, düşünme melekesini yitirmeyen her hangi bir beynin kuşku duyması mümkün mü ? Apocu sistemin akıldaneleri de bu gerçekliği biliyorlardı. Bu nedenle, Homo sapiens’i homo makine ‘ye dönüştürmenin ilk yolunun, söz konusu insan’ın insani, hatta hayvani olan her duygu-talepten dolayı suçluluk duygusunu içleştirmesini istiyorlardı. Suçluluk duygusu, yani iç güdülerin gereklerini karşılamayı suç sayma inkar düzeyine vardığında, artık her hangi bir hayvan-insandan bahsetmek mümkün değildir. o­nun yerini nefes alıp veren bir makina almıştır. Makina ise düşünmez, eleştirmez, kuşku duymaz, sadece sahibi tarafından programlanır.
Ardından Apocu sistemde sıradan sayılan «uygulama»lar sürecinde iddia makamı tarafından kadınlara yönelik hazırlanan «matbu» iddianamede kullanılan değişmez kavramlardan bir kaçını okuyucunun hoşgörüsüne sığınarak sıralamak istiyorum. «Bu unsur… de fahişelik yapmış, özel savaş tarafından yozlaştırılmış, rezil, namussuz bir fahişedir. Yüce ortamımızda bulunmasına rağmen bu yozluğunu sürdürmüş, kutsal ….mımızın adını kirletmiş, bu iflah olmaz düşkün, lümpen ve orospunun soruşturma komisyonu adına idamını istiyorum.» 18 yaşında bir genç kızın, yüzlerce kişinin önünde ayakta bekletilerek kendisi ile ilgili söylenen bu sözleri dinlediğini ve ardından aynı belirlemeleri daha bir ağırlaştırarak kendisi ile ilgili dile getirmek zorunda bırakıldığını bir düşünün. Söz konusu genç kız bu prosedürü, sadece «yaşamak» için kabul etmektedir. Bu mahkeme sonrası bu genç kızdan geriye ne kalır ?
Yine bu hareketin tarihine dönüp, PKK adlı bir örgütün rüyasını görerek direnen ilk militan kadınların Apoculuğa geçişi nasıl yaşadıklarını bir kaç örnekle anlatmak istiyorum. Abdullah Öcalan dahil günümüzde hiçbir Apocunun, devrimci militanlık konusunda bu kadınların topuğuna yetişemeyeceklerine de vurgu yapmak isterim.

Saime Aşkın ve Ayten Yıldırım (3 yıl sonra tekrar Apoculara teslim olan Hami Yıldırım ile örgüt kararı sonucu evlenmiştir); PKK’nin ilk militanlarından ve Apocu sultanlığa ilk başkaldıran grubun içindedirler. Suriye ve Irak istihbaratları her ikisinin de tutuklanmalarına göz yumar. Saime, kurşuna dizilirken bile cellatlarını dize getirmiştır. Ayten ise işkence ile katlettirilmiştir.

Cemile Merkit (Seher); PKK’nin ideallerine ilk elden gönül bağlayanlardan. Örgüt önermesiyle Ali Haydar Kaytan ile evlendirilmişti. Öcalan ve efendilerinin nasıl bir sistem yaratmak istediğini ilk kavrayıp tavır koyanlardan. Örgüt «kocası» tarafından yarı yolda bırakıldı ve 82’de gerçekleştirilen Kongre’de hain ilan edildi. Abisi ve babası Apocular tarafından katledilen sevgili Seher direnmeye devam ediyor.
Aysel Çürükkaya; İnandıkları uğruna ailesi ile karşı karşıya gelmeyi göğüslemiş ve mücadeledeki kararlılığı sonucu aynı ailenin saygısını kazanarak yanına almış, bacısını faile meçhul cinayette feda etmiş, 20 yaşında bir genç kadınken işkencecilerini ve Esat Oktay’ı teslim almıştı. Diyarbekir zındanındaki yıllar, direnişçi Aysel’i ideallerini gerçekleştirmek için mücadele konusunda daha bir bilemiş, zındandan çıkar çıkmaz işkencelerin tüm sonuçlarını bedeninde yaşamaya devam etmesine rağmen dağın yolunu tutmakta tereddüt etmemişti. Dışarıdan hiçbir yardım almadan hayvan türünün bile yaşamını idame ettirmesi mümkün olmayan koşullarda, Nato donanımlı Türk ordusuyla her göğüs göğüse savaşta yer almıştır. Apocu sistemin özgür dağlara saldırdığı 1990’da, çekildiği alanlardaki koordinatörler ve Şam, o güne kadar korkma sonucu susmayı tanımayan Aysel’i korkutmuş ve susturmuş, çarkın bir dişlisi haline getirmişti. 1993’de Apocu sistemden ayrıldı ve hemen hain ilan edildi. o­nun, 3 yıllık susma nedenlerini kendinde değil, düşmanda arayacağı günlerin uzak olmadığına gönülden inanıyor ve Türk işkencecilerini teslim alan Aysel’in, Apocuları da layık oldukları yere yerleştireceğinden kuşku duymuyorum. Tabii ki mücadeleye devam ediyor.
Gönül Atay; Türk işkencecilerini teslim aldığını biliyoruz. Öcalan’ın Şam’daki evinde kısa bir süre yaşadıktan sonra aynı Gönül, bir gün önceki cellatlarına teslim olmayı yeğledi. Gönül gidip Şam’daki Türk Konsolosluğu’na sığındı. Hiçbir itirafta bulunmadı. Ama bizler kadın olarak, sevgili Gönül’ün kendisini celladına teslim ettiren gerekçeleri aday Gönül’lere anlatacağı günleri beklediğimizi bilmesini isteriz.
Fatma Çelik; Zindandan sonra kendince yarattığı örgütüne döndü. Nelerle karşılaştığını tahmin ediyor ama kendisiyle ilişki kuramadığımız için somut bir şey diyemiyoruz. Devrimci kadınlara yönelik ithamlardan biri olan «delilik»ten muzdarip olduğunu duyduk. Akıllı olup teslim olmaktansa deli ilan edilip direnmeyi savunanlardanım. Dolayısıyla Fatma Çelik, yıllar önce Diyarbekir zındanında başlattığı ölüm orucuna devam ediyor. Direniyor…


Cahide Şener; Özgür bir sosyalist Kürdistan yaratılmasına gönül veren ilk kadrolardan. 10 yılı aşkın zındanlarda direnerek bu inancını devam ettirdi. Türk sömürgecilerine karşı direnirken hapishane arkadaşı olan Rıza Altun, Şam’da gardiyanına dönüştü ve önderi ile birlikte sevgili Cahide’yi «kaçırtmayı» becerdi. Cahide de şimdilik suskun. Dilerim, yeni Cahide’ler yaratılmasın diye bir gün konuşmaya başlar.
Sakine Cansız; Türk işkencecilerine karşı sergilediği duruş ile düşmanlarının bile saygısına mazhar olmuş, bu anlamda kitlelere ve tarihe mal olmuş bir kadın militandır. Şam ve Lübnan tuzağına çekildikten sonra da uzun müddet direndiğini biliyoruz. Apocu sistem, Türk devletinin 10 yılı aşkın bir sürede beceremediğini 2 yılda becerdi. Sakine’yi teslim aldılar. Esat Oktay ve ardındaki devletin susturamadığı Sakine’yi, 4 devletin hizmetinde olanlar susturdu. Kendi direniş tarihine ve yüreğine iftira etmesini sağladılar. Böylece Apocu sistem, kendi tarihi ve yüreğine karşı olan itirafçının benim bildiğim ilk örneğini yarattı. Bu Sakine’nin hangi prosedür sonrası yaratıldığını bizzat Sakine’nin kendi ağzından duyacağımız günlerin çok da uzak olmadığına inanmak istiyorum.


PKK adlı bir örgütün varlığına inanmış ve programına gönül-beyin bağı ile bağlanmış kadınların Apoculuk ile karşılaştıklarında neler yaşadıkları ile ilgili örnekleri çoğaltmak mümkün. Umarım bir gün araştırmacı kadınlar, tüm bu militan kadınların tarihini araştırırlar. Bu yazı sınırlarını zorlayarak ancak bu kadarını örnek veriyorum. Militan PKK’li kadınlar yukarıda değindiğimiz uygulamalara maruz kaldılar ve Apocu resmi tarihten silindiler. Ama hala binlerce kadın var bu hareketin saflarında. Devrimci direniş tarihi açısından yukarıda saydığımız militanlarla mukayese edildiğinde son derece dezavantajlı koşullarda bu harekete katılan bu yeni kadınlar APO’culuğu nasıl yaşıyorlar ?


Yukarda saydığımız ilk günden PKK’li kadınların hiçbiri Merkez Komite üyesi olmadı. Ama bir kadın, hem de hayatında bir bildiri bile dağıtmamış iken sevgili Seher’in örgütünün Merkez Komite üyesi oldu. Sadece Öcalan ile evlenmeyi kabul ettiği için, Kesire Yıldırım PKK’nin merkez Komite üyesi idi. Bilebildiğim kadarıyla Kesire Yıldırım, Öcalan’ın bu teşkilat içindeki ilk atamasıdır. Yerine yeni biri bulununca hain ilan edildi. İkinci olarak tayin edilen Meral Kıdır’dır. Bu gün her ikisi de Apocu sistem tarafından hain ilan edilmiş durumdalar. Sultanlığını ilan etmeye hazırlanan Abdullah Öcalan’ın kadınları olarak, Apocu sistemin kadınlara nasıl bir tuzak hazırladığını en iyi Kesire ve Meral bilirler. Osmanlı kapıkulu sisteminde devşirilen kadınlara, hanım sultan bile olsa ne ad verildiğini ve ne kadar saygıya şayan görüldüklerini her ikisi de biliyor. Öcalan tek tanrılığını ilan ettikten sonra, yeni Kesire-Meral’lerini koordinatör olarak tayin etmeye devam etti. Bu nedenle Apocu resmi tarih dışında hiçbir şey bilmeden Apocu harekete katılan kadınlara nasıl bir Mavi Sakal devrettiklerini en iyi Kesire ve Meral bilir. Kesire Yıldırım, Ayten Yıldırım’ın nasıl «delirtilip» katledildiğini ve kendinden sonra gelecek kadınlara nasıl bir «mutfak» devrettiğini mutlaka anlatmak zorundadır. Meral ise, kendisinin gözde olduğu bir dönemde işkencelere maruz bırakılan Akkız ve Karakız’ın tüm işkencelere rağmen Öcalan’a niye «başkan» demediklerinin nedenini artık itiraf etmek zorundadır. Hayali olarak yaşatılan ulusal kimliğin teslimiyeti pek can acıtmaz ama, aynı öneme haiz cinsel kimlik aşağılandığında, her aynaya bakıldığında bu taciz, KADININ SURATıNA ŞAMAR GİBİ İNER. Bu nedenle Kesire ve Meral, kendilerinden sonraki kadınlara nasıl bir Mavi Sakal devrettiklerini açıklamamaları halinde, kendi kadın kimliklerini özgürleştirebilmelerinin ilk koşulunu yıtirirler. Böyle olunca da, her aynaya baktıklarında Ayten, Roza ve Sakine’yi işkence altındayken ve yüzlerce hamile genç kadının taş altı edilme anındaki yüz ifadelerini görmeye devam ederler. Çünkü, hala bu teşkilatın saflarında yer alan ve bu teşkilatın radikal söylemlerine inanarak katılmaya hazırlanan binlerce Kürt kadını var. Bu kadınların bundan böyle kadın olarak maruz bırakılacakları her aşağılanma-tacizde Kesire-Meral-Dilan suç ortağıdır.

Kendi yaşamını idame ettirme dışında hiçbir zevk ve değer yargısı tanımayan Öcalan ve o­nun taklitlerinin, kendilerinden de aşağı telakki ettikleri kadınlara nasıl bir yaşamı layık gördüklerini biliyorum. Ama, insanlık ve demokrasi geleneğine katkıda bulunan kadın hareketi, binlerce yıl süren bir mücadele sonucu «başkası adına konuşmama» prensibini bilince çıkardı. Bu ilkenin bilince kavuşması uğruna canlı canlı yakılmaya göğüs gerenlere saygı gereği bu konuda daha fazla yazmıyor ve sözü, bu sistemin içinde yer almış, sultanlık rejimi gereği gözde olduğu dönemlerde hak etmediği mercilere atanmış, atandığı bilindiğinden gerçek anlamda asla saygıya mazhar olmamış ve gözden düştüğü anda da her türden hakarete maruz bırakılmış kadınların kendilerine bırakıyorum. Bundan sonra bir süre için söz o­nların. Ama bu kadınca saygı, ne benim ne de diğer kadınların suçluların yakasını bırakacağımız şeklinde anlaşılmamalıdır. Kadın olarak maruz bırakıldığımız cinsiyetçi uygulamaları teşhir ve sorumlularının yargılanması talebimiz devam edecektir.
Çünkü, Öcalan’ın, mutfağına aldığı kadınların konuşmaları sonunda ilk olarak Mehmet Şener’in açığa çıkardığı tacizleriyle ilgili açıklamalarında bile, emri altında tuttuğu çocuk kadınları hor görmeye ve taciz etmeye devam etmektedir; «Bu adı geçen kızlar diyelim, bilemiyorum. Benim binlercesiyle ilişkim olur, kim nasıl anlarsa anlasın, bazıları ile yakınlıklarım olmuşsa acaba nasıl olmalıydı….Bu utanmazlar hem çok şey vermek istiyorlar, hem de ardından bu tip şeyler geliştiriyorlar. Adı geçen bazı tiplerden bahsediliyor, insaf yani, kendileri ‘çok ihtiyacımız var, çok iyi olur’ diyor, ardından bu tip fiskos geliştiriyorlar…Yine açıkça söylüyorum; ben bir savaşçıyım. Kızları çok severim; çok değer veririm; hepsini severim, inanılmaz ölçüde her kızı bir tutku derecesinde, bir sevgili haline getirmeye çalışırım. Yani fiziğinden tut, ruhuna, düşüncesine kadar şekil vermeye çalışırım....Kendimi açıkca tanımlıyorum, tehlikeli bulursanız yaklaşmayın.» A. Öcalan, Aralık 1992 Çözümleme Talimat ve Perspektifler, s. 81-82, 86, 89
Bu sözleri ve yaptıkları en azından son 30 yıldır ensest içinde telakki ediliyor ve insanlık suçu kavramı içinde ele alınıyor.


(19) 2000 yılının Haziran ayı başından itibaren, resmi göğüs cebimde, 3 ay boyunca her yerde aradığım gönül kızım Devran’ı ayrı tutuyorum. Apocu sistemin kişiliğini öğütemediği, özgürlük talebini karartamadığı ender örneklerden birisidir. Gerçek adı Nazime Aktürk ve 28 Şubat 1975 Ardahan doğumludur. 1987’de katledilen dayısı Turgut Yıldız’ın (Piro) devrimci yolunda devam etmek üzere 16 yaşındayken, 1991’de dağa çıktı. Yaralandı. Öcalan’ın «dağları teslim edin» çağrısı yaptığı günlerde Erzurum dağlarındaydı. Bu çağrının sonuçlarına gerçek anlamda katlanan gerilla gruplarından birinin içindeydi. Adres ve tarihi önderi tarafından ihbar edilen bir geri çekilişin pek de kolay olmayacağı açıktı. Aylarca süren ve düşman ile sıcak çatışmaların sıkça yaşandığı bu geri çekilme eyleminde 21 kişilik grup, 3’ü panzerler tarafından ezilmek üzere 7 kayıp vermişti. 7. Kongre ve sonrasında Devran, İmralı sürecine tavır koyanların arasındaydı. 19 Mayıs 2000 gecesi Apocu teşkilatı terketme kararı aldılar. Hiç tanımadıkları bir alanda, herbirinin değişik kamplarda olması, Devran’ın yoldaşlarıyla kararlaştırdıkları randevuya ulaşamayarak Apocuların eline düşmesine neden oldu. Esat Oktay’a direnebilen Sakine Cansız’ı teslim alan Apocu işkence yöntemleri Devran’ın granit direnişiyle karşılaştı. Özgürlük konusundaki görüşlerini, İmralı’dan emredilen teslimiyet talimatına karşı durduğunu ve ayrılan grubun hem de organizatörlerinden biri olduğunu açıktan ilan etti. Yüzlerce savcı-hakim-infazcının, kadın kimliği dahil tüm değer yargılarına saldıran, aşağılayan, horlayan yüzlerce Apocunun karşısında başı dik durdu. Ağustos sonunda, esareti kabul etmeme özgürlüğünü kullananıp, 10 yıl boyunca sömürgecilere karşı elinden düşürmediği silahı ile beynini ebediyen özgürleştirdi.


(20) Selim Çürükkaya, Beyrut Günlüğü, Apo’nun Ayetleri, 14 Temmuz Yayınları, s. 136


(21) 4 Ekim 1998 tarihli, PKK-DB (Partiyi Korumak ve Direnişi Yükseltmek İçin Devrimci Birlik) imzalı bildiri. Bu bildiride, Öcalan’ın kullandığı tasfiye yöntemleri hakkında da şu saptamalarda da bulunulmaktaydı. «O günlerde ERNK Avrupa Temsilcisi Av. H. Yıldırım arkadaş, gelişmelerin birinci elden tanığı olarak bu ve bağlı diğer gelişmeleri sorumlu birimler önünde tartışmak için bir toplantı istedi. Avrupa Merkezinde yer alan kadrolar arasında gelişmeler yaygınca tartışılmaktaydı zaten. Bu durum karşısında telaşa kapılan tasfiyeci önderlik, çeşitli yöntemlerle sindirilmiş ve yozlaşmış bazı unsurlarla komplo ve müdahalelere girişmeye, H. Yıldırım arkadaşa yönelik provakatör vbç suçlamalarla tutuklama ve yargılama talimatları yağdırmaya başladı. Avç Birimi ağırlıklı bir kesimiyle o­nun bu yaklaşımını redetti ve talimatını yürürlüğe sokmadı. Bunun üzerine tüm güç ve olanaklarınını kullanarak arkadaşları tek tek etkisizleştirmeyi amaçlayan komplocu ve hilekar planlara yönelmeye başladı. Hareket içinde tartışma yollarını emir ve talimatlarla tıkayıp özel sindirme gruplarıyla kadroları ve kitlemizi pasifize etmeye yöneldi…Daha sonraki günlerde gerek hareketimizi, gerekse devrimci-demokratik kamuoyunu bu temelde şartlandırmaya ve aldatmaya devam eden bu zat, bir yandan demagoji çarpıtma ve yalana dayalı saldırılarla dolu video konuşmaları, öteyandan toplantılarla, teşhir ve tecritini önlemeye, böylece baskın çıkıp hesap vermekten kutrulmaya çalışıyor… Harekette tasfiyeci önderliğin yıkıcı girişimlerine karşı tepkiler ve huzursuzluklar esasen uzun bir zamandan beri mevcuttur. Mücadelenin başında bulunan ve savaşan kadrolar, özellikle ’86 yılından sonra bireysel tepkiler ve çıkışlarla sınırlı kalsa da açıkça tavır almaktadırlar. Tasfiyeci-hain önderliğin iğrenç pasifikasyon araçlarından olan tutuklama ve katletme olaylarının 1986 yılından bu yana bu denli yaygınca uygulamaya başlaması bunun bir kanıtıdır. 3. Kongre süreci ve sonrasında tutuklama, teşhir ve tecrit uygulamasından geçmemiş, ister ülke içinde olsun, isterse dışında görevli bulunsun hiç bir birim sorumlusu, üyesi kalmamış; dürüst, fedakar ve yetkin hiçbir devrimci yakasını bu uygulamalardan kurtaramamıştır. Bu tarihten sonra, bu harekete emek vermiş ileri devrimcilerden en az beş tanesi, söz konusu tasfiyeci-hain politika ve uygulamaları protesto için yüzlerce kişinin arasında intihara girişerek yaşamına son vermiş; yine aynı amaçla girişilmiş o­nlarca intihar olayına tanık olunmuştur… Günümüzde vardığı boyutlarıyla bir arada ele alındığında tüm gelişmeler, Partimiz ve hareketimize dayatılan bu tasfiyeci ihanetin, daha başından beri planlanmış süreçlere ve gelişmelere göre adım adım dayatılan çok sinsi ve aynı zamanda çok sistemli ve kararlı bir girişim olduğunu ortaya koymaktadır. Kendisini, Kürdistan Devrimcilerinin Marksizme-Leninizme ve Kürdistan devrimine duyduğu büyük inancın ardına gizleyen;…MK’si başta olmak üzere sorumlu yönetim organları ve örgüt birimlerinin oluşturulmasını sürekli engelleyerek, en bayağı bir ‘şeflik’ sistemini, fiili olarak adım adım yerleştiren ve 1986’ya gelindiğinde bunu önemli oranda sağlamış olan bu girişim, bu aşamada elde ettiği sonuçlara bakarak ve önündeki engelleri önemli oranda ortadan kaldırıp, etkisini kırdığına inanarak kendisini açığa vurmuş ve geri kalan yapı üzerinde de bunu hızla uygulayarak planını, kendisi için en uygun bulduğu bir aşamada sonuçlandırmaya çalışmıştır…»


(22) Abdullah Öcalan, agk. II. Cilt, s. 249, 250, 283, 298


(23) Dışarıda seyirci olmaya devam ederek silahlı mücadele ile ilgili ahkam kesmeye devam edenlere Kürdistan gibi bir ülkede peşmerge sayısının fazla olmasının nasıl bir dezavantaja dönüştüğünü anlatabilmek için, 1975’de 145 bin peşmergenin dağda ve Qeledize şehrininde olduğunu hatırtlatmak isterim. Cezayir antlaşmasının ertesi günü İran sınırlarını kapatınca, Qeledize kimyasal silah ile tanıştı. Sonrasında yaşanan cehennemin anıları ise henüz çok taze. Ayrıca profesyonel gerilla sayısının fazla olması, kurtuluş sonrası devrimci hareketlerin en büyük handikapını oluşturmuştur. Ünlü Vietnam ve Nikaragua gerillaları, ülkenin yeniden inşaasında karşılaşılan engellerin başını çekmiştir.


(24) 1980 cuntası öncesi bir süre Şam’da kaldım. Dağ’a çıkma projemizden ve SSCB’ye mesafeli yaklaştığımızdan, özellikle de Afganistan müdahalesine askeri işgal dediğimizden haberdar idiler. George Habbaş ve Bulgaristan Elçiliği dahil olmak üzere, bölgede ne kadar ünlü «komünist» varsa abartılı Arap dostuğuyla ilgi gösterdiler. Taktik gereği bile olsa «pro-sovyetik» olmamız ve Kürt halkının «çıkarları» için SSCB dostu Suriye ile resmi ilişki kurmamız yönünde iknaya çalıştılar. Biz, kaleşnikof vb gibi silahları alınterimiz ve kanımız pahasına ancak tek tek bulabillirken, o­nlar, bu silahlarla dolu ambarlarını «buyrun Refiq, kendi malınızdır, istediğiniz kadar alın» diyerek emrimize sundular. Eh, bu denli «içten» bir «misafirperverliğe» dayanabilecek devrimci iman da biraz zor çıkabilirdi. Türkler boşuna «aç insan imanını yer» demiyorlar;


(25) Siyasi sınıf kavramıyla, sadece bu süreçte yer alan örgütlerin karar organlarında bulunan insanları kastediyorum. İradesini bir veya en fazla bir kaç kişiye devretme zorunluluğunu gerektiren bu dönem örgütlerimiz, bu anlamda Apo’cu örgütlenmeden pek de farklı değildiler. Memlekette, dağlarda, zindanlarda özgür ve sosyalist bir Kürdistan yaratılması uğruna her türden fedakarlığa hazır binlerce kadronun her hangi bir konuda görüşlerine baş vurulmaya bile gerek duyulmadı. Yukarıdan aşağı kurulan ikameci örgütlerin bir gün öncesinde devrimci olan kurucuları, yine kendi kararları ile kimseye sorma ihtiyacı duymadan real politikacı olmaya karar verdiler.

- Stêrka Rizgarî dergisi sayı :21, 2002- Ístanbul

(*)Yukardaki makale, yayınlandıktan hemen sonra toplatılan Stêrka Rizgarî dergisinin 21. sayısında yayınlanmıştır.



------------------------------------------------------------------------ http://www.rizgari.com/modules.php?name=Rizgari_Niviskar&cmd=read&id=230